İnsanoğlu var olduğundan bu yana yaşadığı dünyayı değiştirmek, geliştirmek için çabaladı durdu. Bu gelişme tutkusu tamamen kendi rahatı, konforu ve güvenliğini artırmak amacındaydı ki bunun yanlış bir davranış olduğunu söylemek hayli güç. Bunu gerçekleştirirken şunu fark etti; sadece geliştirmiyor aynı zamanda yaşadığı dünyayı yok da ediyor.

Gelişen endüstri, kullanılan araçlar içinde yaşadığımız ekolojik düzene zarar veriyor, onulmaz yaralar açıyor. Gittikçe artan insan nüfusu dünya kaynaklarını hunharca kullanıyor, beslenebilmek adına tüm süreçleri neye mal olduğuna bakmaksızın uygulamaya sokuyor. Bu pervasızlık kaynakların yok olmasına, kirliliğin artmasına ve ekolojik dengenin bozulmasına sebep oluyor. Aslında bindiği dalı kesiyor insan. Hiçbir canlı türünün popülasyonu sınırsız ve sonsuz artmamıştır oysa. Doğa dengeyi korumak adına ket vurur böylesi artışlara. Canlı popülasyonunu besleyecek kaynak kalmayınca popülasyonun artması durur ve azalmaya başlar. Oysa insan doğaya söz geçirebildiğini zannetmeye çok uzun yıllar önce başladı. Yanılıyordu elbette, doğa intikamını geç ama keskin ölçülerle alır, bundan kurtuluş yoktur.

Artan insan nüfusu, bu nüfusu beslemek için gerekli gıda üretimi kapitalizmin sevdiği türden bir arz oluşturuyor. Hem artan nüfusla birlikte ucuz hatta bedava iş gücü gereksinimini karşılıyor hem de bu iş gücünü hayatta tutmaya yetecek kadar gıda üretiminde hem para kazanıyor hem de büyük payı kendisi alarak karnını doyuruyor. Bu karlılığını sürdürebilmek adına önüne ne çıkarsa katletmekten çekinmiyor. Irmaklar, ormanlar, doğal bitki örtüsü, göller, denizler, hava, toprak…. Ne varsa insanoğlunun kirli ayak izleriyle saflığını yitiriyor. Kapitalizme hizmet eden yönetimler çıkardıkları yasalarla doğa katliamlarının önünü açarken nüfus artışını hızlandıracak çağrılar yapmaktan da geri durmuyorlar. İyi de bu nüfusu nasıl besleyeceğiz? Bu artışın sonu nereye varacak? Netice de elimizde sınırlı, kısıtlı bir kaynak sadece dünya var.
Artan nüfusu beslemek adına tarımsal üretimden alınan verimin artırılmasını çare olarak gördük. Birim alandan alınan ürün ne kadar çoğalırsa hem maliyet düşüyor hem de insanın beslenmesi için yeterli ürün üretilmiş oluyordu. Amaç artık belliydi, verimi yükseltmek. Bu uğurda topraklar sömürülmeye başlandı. Bu hesapsız topraktan besin maddesi çekme işi seentetik gübrelerle telafi edilmeye çalışıldı. Bakıldı ki her toplum bu sentetik besleyicileri uygun dozajda kullanamıyor, gereğinden fazla gübre kullanımı, ki bence bu durum yüksek verin-yüksek kar hırsı kaynaklı kapitalist bir körlüğün eseridir, toprakları kirletti önce. Sonra bu kirlilik sulara geçti. Tuzlu toprakları yeraltı sularını derin kuyu sondajlarıyla yeryüzüne çıkarmayı beraberinde getirdi. Artık su dopal döngüsünü tamamlayamadan yer altından çekilmeye ve tarımsal alan sulamalarında kullanılmaya başlandı. Yüksek nüfus oranına sahip, Hindistan, Çin gibi ülkelerde halkı besleyebilmek adına tarımsal üretim için o kadar fazla yer altı suyu çekildiki, dünyanın ağırlık merkezi ve ekseninde kaymalara neden oldu. Kimyasal ilaçlarla bitkilere zarar veren haşereler yok edildi. İlaç dediğime bakmayın aslında böcekleri öldürmek için kullanılan zehirlerdir bunlar. Böcekler öldü, bitkiler hasarsız ürün verdi, verim arttı ama baktılar ki bu zehirlerden bazzıları üründe, doğada ve insan vücudunda zararlı etkileri olan toksik kalıntılar bırakıyor. Olsun, insandan çok ne var dünya üzerinde..

Kapitalist sistemlerde küçük üreticilerin büyük şirketlerin, aracıların ve sermaye sahiplerinin belirlediği rotadan çıkmalarına olanak yoktur. O nedenle kimse bir gecede mevcut tarımsal üretim yöntemlerinin değişeceğini ve doğa-insan eksenli bir üretim modeline geçileceğinin hayalini kurmuyor. Lakin arada cılız da olsa sağlıklı tarım diyen benim gibi divanelere rastlanabiliyor. Bir çok meslektaşımın ve artık sistemin dayatmalarını kanıksamış bir sürü üreticinin gözünde hayalperest ve ayağı yere basmayan düşüncelere sahip olmakla itham edilsem bile şuna inanıyorum ki, mevcut tarımsal üretim modelleri sürdürülemez bir noktaya ulaşmıştır. Çok yakın zamanda kimyasallarla içinde yaşadığımız doğayı kirletmeyen, üzerinde nefes aldığımız gezegeni ve atmosferi koruyan, sürdürülebilir, ekolojik, insan-doğa bazlı üretim modelleri gelişecek ve konservatif modellerin yerini alacaktır.

Sağlıklı tarım, hep daha fazla diyen kapitalist anlayışın aksine doğaya ve insana saygılı, içiçe bir üretim modeli olarak gerektiği yere ulaşacaktır. Gerektiğince, yeterince, zarar vermeden, yok etmeden üretmek ve üretileni hakça, adilce, eşit bölüşebilmek temel düsturumuz olmalıdır. Zira dünyamızın tek sorunu, konu, sektör, meta, kaynak ne olursa olsun var olanı, üretileni adil ve hakça bölüşememek kaynaklıdır. Bölüşmeyi öğrendiğimiz gün huzur ve sağlık yoldaşımız olacaktır.
Saygılarımla…




Fatih GÜLEÇ / @fenniziraatci