Bu yazımızda, doğa ve insan yaşamının vaz geçilmez ürünlerini üreten tarımsal faaliyetler ile kapitalizmin bu faaliyetlerle ilişkileri üzerine çok da teknik kavramlar içermeyen, makro bakış açısına sahip değerlendirmeler bulacaksınız. İlişkinin derinlemesine analizleri akademisyenlere düşen bir görevdir ve alan ihlali yapmak istemem.


Neo-Marxist düşünürlere göre insan doğanın kurucu unsurlarından birisi olarak doğanın içinde yer alır. Doğa insan emeği ile biçimlendirilirken, emek yani insan da bu ilişki üzerinden doğa tarafından biçimlendirilir. Doğa ve toplum bir birliktir ve ayrılmazlar.


Oysa kapitalist dünyada doğa artık doğa değildir ve maddi pratikler düzeyinde sermaye birikimine hizmet eder. Doğa insanlık tarihi boyunca değişmez bir varlık olmamış, hakim ekonomik ve politik sistemlerin iradesinde değişmiş ve hala da değişmektedir. Kısaca buna doğa, ekonomik açıdan dönüştürülür diyebiliriz. Toplum kurumları, piyasa ve devlet bu değişimin ve dönüşümün araçlarıdır. Doğa ve tarımsal faaliyetlerin tümü insan emeği ile değiştirilmiştir.


Doğa, tarımsal üretim, doğal kaynaklar tamamen kapitalist üretim yoluyla metaya dönüştürülür ve satılır. Mesela insan faaliyetleri sonucu doğal dengenin bozulmasından kaynaklanan iklim felaketi endüstriyel kuruluşların karlarına tehdit olmaktan çıkıp, yeni bir imajla karlılık sektörüne dönüşmüştür. Yeşil (yenilenebilir) enerji, filtreleme sistemleri,  doğayı korumaya yönelik şirketlerin faaliyetleri buna örnektir. Oysa doğanın böylesine tahribinde en büyük paya sahip sermaye, kitlesel tanıtım araçlarıyla doğaya destek verdiklerini savunabilmektedirler.


Kapital tarımsal üretim içerisinde nasıl hareket eder, dilerseniz buna da bir bakalım. Firma sahipleri, büyük üreticiler parayı 2 meta satın almak için harcarlar. Ya hammadde, üretim araçları, bina, makine vs. alırlar ya da işçilerin emek gücüne karşılık ödeme yaparlar. Bu iki unsur yani üretim araçları ve iş gücü üretim döngüsüne sokulur ve yeni bir ürün üretilir. Bu ürün belirli bir karla tüketiciye satılır. Karın bir kısmı yeni üretim süreçlerinde kullanılır kalanı ise patronların sonu olmayan birikimleri için kasaya aktarılır. Bu sürekli devam eden bir döngüdür ve asla durmaz. Bu döngü genişlemek zorundadır. 10 liralık masrafla üretilen ürün piyasaya sokulur ve piyasadan 15 lira çekilir. 5 liralık artı değerin bir kısmı tekrar üretime dönüştürülürken bir kısmı da servetlere aktarılır. 10 lira ile piyasadan 15 lira çekilmesi mecburen genişlemeyi ve büyümeyi de beraberinde getirir. Sürekli aynı piyasada bu artı değerin çekilmesi mümkün değildir. Artan nüfus, büyüyen kentler de bu dinamiğe hizmet ederler.


Asıl önemli konu şudur; kapitalizm kar, büyüme, rekabet, yenilik ve sömürüyü getirir. Kapitalist sistemde tarımsal üretimin amacı kârdır, hep daha fazla kâr için çalışılmalıdır. O yüzden sermaye doğaya sinsice yaklaşır ve onu kâr edilebilecek bir metaya dönüştürür, her şeye bir fiyat biçer. Maden için kesilen bir zeytin ağacı için ne var yahu 20 liraya fidan alır onu başka yere dikeriz diyebilirler. Eğer tamamen sermayenin eline bıraksak doğayı, canlı hiçbir şey bırakmayacak kadar kâr peşinde koşacaklardır. Kapitalist sistem büyümeyi de beraberinde getirir ve bu büyüme esnasında doğa tahrip edilir, tarım alanları metalaştırılıp şehirlere katılır. Rekabetçi kapital, yeni ürünler ve yenilikçi metotlar yaratmak için sağlıklı olan ne varsa bozmak da abes görmez. GDO bunun bir örneğidir. Sömürü kapitalizmin doğasında vardır, tarımsal üretimde kullanılan işgücünden tutun da büyük sermayeye sahip olamayan küçük üreticilerin sömürülmesi söz konusudur.


Sermayenin bu fütursuz genişlemesi, sömürüsü, yenilikçiliği ve kar hırsı sınır tanımaz. Artık en ıssız ada, okyanusların ortası, ormanların derinliği ve hatta sizin buğday tarlanız bile bu hedefler arasındadır. Yarını şekillendiren egemen güç olarak kabul edilen kapitalizm, belki uyandığınızda buğday ektiğiniz tarlanızın üzerinde bir demiryolu geçirmiş olacaktır.


Kapitalist tarımsal üretim ise sadece kar amaçladığı için toplumsal gerekliliği göz önünde bulundurmadan üretim yapar. Üretilen gıdanın çeşitliliği, sağlıklı olması, adil dağıtılması gibi kaygıları yoktur. Toplumsal gıda gereksinimi, tarımsal üretim yaparken doğanın korunması ve kollanması, iş gücüne refah bir yaşam olanağı sunacak bir ücretlendirme, insan sağlığını ön planda gören bir üretim süreci sermayenin pek ilgisini çekmez. Çünkü tüm bu unsurla karını azaltır, büyümesini yavaşlatır ve doğal sınırlar belirler. O nedenle büyükler hep yaşarlar ve küçük tarımsal üreticiler ise büyüklerin belirledikleri piyasada hayatta kalabilme savaşı verirler.


Sadece kar amacı güdülmeden toplumsal gıda çeşitliliği ihtiyacına göre, doğayla dost, insan sağlığına önem veren, adil gıda dağıtımı ve hakkaniyetli bölüşüm esasına sahip, sağlıklı tarımsal üretim modelleri arayışı kapitalist sistem içerisinde mümkün değildir.


Doğayı şekillendiren bir etmen olarak insan, doğayla karşılıklı etkileşim içerisinde, doğayla uyumlu üretmek, üremek ve yaşamak zorundadır. Yoksa yarınlarda elimizde kâr edecek bir dünya kalmayacak.


Saygılarımla…


Fatih Güleç / @fenniziraatci